30 Mayıs 2011 Pazartesi

Diyanet'ten cemevi ziyareti!



Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi'ni ziyaret eden Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, ziyaretinin amacının 'Canlarla birlikte lokma yemek' olduğunu söyledi. Görmez, basının gösterdiği yoğun ilgiyi yadırgadığını belirterek, "Sıradan bir ziyaretin bu kadar olağanüstü ve sıra dışı gösterilmesinin mahcubiyetini yaşıyorum." dedi.

Erikli Baba Kültür Derneği'ni ziyaret eden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez,

burada dernek üyeleriyle birlikte lokma yedi. Yaklaşık 1 saat 30 dakika süren görüşme sonunda basın mensuplarına ziyarete ilişkin açıklama yapan Görmez, basının gösterdiği yoğun ilginin ve ziyaretin sıra dışı gösterilmesinin mahcubiyetini yaşadığını aktardı. Ziyaretinin tek amacının 'Canlarla lokma yemek' olduğunu belirten Görmez, "Biz bin senedir bu topraklarda birlikte yaşadık. Allah'ımız, Peygamberimiz bir. Dostlara, canlara lokma yemeye geldim. Basın aşırı bir ilgi gösterdi. Aşrı ilginin mahcubiyetini yaşıyorum. Bu konuda bir gecikme yaşanmışsa, bu gecikmeden dolayı şahsen üzgün olduğumu ifade etmek istiyorum. Her zaman olması gereken bir ziyaret." dedi.

Ziyareti ile ilgili soru kabul etmeyen Görmez, cem evini ve bahçedeki türbeleri ziyaret ettikten sonra buradan ayrıldı.


Erikli Baba Kültür Derneği Dernek Başkanı Metin Tarhan da, "Sayın Başkanımız akademik hassasiyetini de katarak toplumunun barışı için, kardeşliği için bir nezaket ziyareti gerçekleştirdi. Biz bu ziyarete belirli anlam ve değerler katmanın ötesinde, önemli bir akademisyenin ziyareti olarak değer atfettik. Ziyareti önemsedik. Ziyaret, kardeşliği ve birlikteliği tesis etme amacına yöneliktir. Alevi toplumunun taleplerini iyi biliyor ve gelecekte de bu taleplerin karşılanmasında büyük payı olacağına inanıyorum. Yasal statü hususunu da başkanımıza ilettik" diye konuştu.

Tarhan, cemevlerinin sosyal ve hukuki statüye kavuşturulması konularını kendisine illettik. Görmez'de alevi toplumunu taleplerinin karşılanmasında hiçbir sakınca olmadığını söyledi." diye konuştu.

GÖRMEZ: ''ALLAH BİR, PEYGAMBER BİR, EHLİBEYT SEVGİMİZ BİR''

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi ziyaretinde Dernek Başkanı Metin Tarhan ve beraberindeki Alevi dedelerine ''Allah bir, Peygamber bir, Ehlibeyt sevgimiz bir. Birbirimize bağlayan ortak değerlerimiz bir. Cemevleri içindeki erkanın özgürce yapılmasını savunuyoruz. Ancak cemevinin caminin bir alternatifi olarak kabul edilmesi mümkün değil. Bunu sizlerin de kabul etmesi mümkün değil'' dedi.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi ziyaretinde Aleviliğin İslamiyetteki yeri ve cemevlerinin statüsü gibi konularda düşüncelerini Dernek Başkanı Metin Tarhan ve beraberindeki Alevi dedeleriyle paylaştı.

Bin yıldır bu topraklarda birlikte yaşadıklarını belirten Alevi dedelerinin, Görmez'in ziyaretini, ''Şahsınız adına küçük ama milletimiz adına büyük bir adım'' olarak değerlendirmesi üzerine Görmez, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde cemevini ziyaret eden ilk Diyanet İşleri Başkanı olmaktan duyduğu mahcubiyeti dile getirdi. Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili özeleştiride bulundu.

Din görevlilerini Alevilik ve Alevilerin ibadetleriyle ilgili bilgilendirdiklerini anlatan Görmez, Alevi çalıştaylarına da değinerek, Aleviliğin zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri içerisinde verilmeye başlanmasının önemli bir gelişme olduğunu söyledi. Görmez, ayrıca Madımak ile ilgili alınan kararın da hayırlı olduğunu belirtti.

-''DİYANET'İN İKİ KIRMIZI ÇİZGİSİ VAR''-

Alevilerin talepleriyle ilgili ''iki kırmızı çizgileri'' bulunduğunu vurgulayan Görmez, Aleviliği İslam'ın dışında göstermeye çalışan yorumların kabul edilemez olduğunu dile getirdi.

Cemevlerinin arsa tahsisinden, içindeki etkinliklerin yapılmasına, su parasından elektrik parasına kadar idamesiyle ilgili her türlü sorunun ortadan kaldırılması gerektiğine işaret eden Görmez, ancak cemevlerinin bir dinin mabedi, caminin alternatifi gibi gösterilmesinin bilimsel, tarihi dayanağı olmadığını belirtti. Görmez, ''Allah bir, Peygamber bir, Ehlibeyt sevgimiz bir. Birbirimize bağlayan ortak değerlerimiz bir. Cemevleri içindeki erkanın özgürce yapılmasını savunuyoruz. Ancak cemevinin caminin bir alternatifi olarak kabul edilmesi mümkün değil. Bunu sizlerin de kabul etmesi mümkün değil'' diye konuştu.

Tarhan da cemevlerinin İslam'ın dışında bir dinin mabedi olmadığını, İslam'ın içinde olduğunu ifade ederek, ancak idamesiyle ilgili sorunların çözümü için bir yasal statü getirilmesi gerektiğini söyledi.

-''ALEVİLERİN PİŞİRDİĞİ YENMEZ'' İNANCI-

Bazı kesimler arasında ''Alevilerin pişirdiği yenmez'' şeklindeki batıl inancın yanlışlığına dikkati çeken Görmez, bu inancı ilk kez duyduğunu belirterek, ''(Alevilerin pişirdiği yenmez) inancının kabul edilmesi mümkün değil. Ehlibeyt sevgisi olan kardeşlerimizin yemeği de bizim için büyük bir ikramdır. Helalinden kazanılan her lokma anamızın ak sütü gibi helaldir'' dedi.

Tarhan da Görmez'in Alevilik ve Sünnilik konusunda Bektaşiliğin bütün erkanlarına itina ederek incitmeyen bir üslup sergilediği ve itina gösterdiği için Görmez'e teşekkür etti.

Görmez, cemevi ziyaretinin ardından Zeytinburnu'ndaki yeni yapılan Seyit Nizam Camisi'nde incelemelerde bulundu.

"ERİKLİ BABA KÜLTÜR DERNEĞİ VE CEMEVİ BAŞKANI TARHAN"

Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi Başkanı Metin Tarhan, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in, derneklerine yaptığı ziyaretin Alevilerin sorunları konusunda önemli bir adım olduğunu belirterek, ''Ziyaret, Devlet Bakanlığı nezdinde Aleviler ve devletin ilişkileri açısından, çok önemli bir hafıza ve arşiv oluşturdu'' dedi.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez'in, Zeytinburnu'nda bulunan Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi ziyareti öncesi basın mensuplarının sorularını yanıtlayan, Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi Başkanı Metin Tarhan, Alevilerin talepleri bulunduğunu ve bu taleplerden birinin de Cemevlerinin ibadethane olarak yasal statüye kavuşturulması olduğunu söyledi.

İbadethane kavramının gündeme gelmesinin Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görev alanıyla örtüşüğünü belirten Tarhan, ''Bu talebin karşılanması için de Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görüşüne mutlaka ihtiyaç var. Dönem dönem siyasiler 'Biz kabul edeceğiz ama Diyanet buna cevabı vermiyor veya olumlu görüş bildirmiyor' şeklinde sözler söylenmiştir. Bu anlamda da Diyanet İşleri Başkanı bugün Cemevini ziyaret ediyor'' dedi.

Tarhan, bu ziyaretin çok büyük önem arz ettiğini, ziyaret nedeniyle Cemevlerinin ibadethane olarak yasal statüye kavuşturulması anlamında Diyanet İşleri Başkanı Görmez'in yapacağı açıklamaların önemli olduğunu vurguladı.

Tarhan, şunları kaydetti:

''Ziyaret talebi doğrudan Diyanet İşleri Başkanımızdan geldi. Talep çok nazik ve onurlandırıcı tarzda yapıldı. 'Sizi ziyaret etmek ve lokmanızı paylaşmak istiyoruz' ifadesi kullanıldı. Çünkü lokma önemli bir şey. Cem'e gelen halkımız yemekler yapıyorlar. Bu yemekler paylaşılıyor. Dede de buna dua veriyor. Manevi bir özellik arz ediyor. 'Bunu paylaşalım' demesi de bir inceliği gösteriyor. İkincisi de tarihte karalamacı anlayışlar var. 'Alevilerin yemeği yenilmez' gibi. Belki o yargıyı da kırmak anlamında düşünmüş olabilir.''

Tarhan, bir gazetecinin ''Açılım sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz. Başbakan 2007 yılında buraya gelerek Cemevlerinin yasal statüye kavuşması konusunda toplumun 'Hazır olması lazım' demişti. Ne düşünüyorsunuz?'' şeklindeki soruya şöyle cevap verdi:

''Biz 2007'deki seçim öncesinde Sayın Başbakanla burada görüştük. Hiç kuşkusuz, o beyanı da olduğu gibi basına aksetti. Ondan sonra Alevi Çalıştayları başladı. Yaklaşık iki yıldır süren o süreçte doğrudan bulunmuş biriyim ben. Belki hayata somut olarak çok şey çabuk aksetmedi ama çalıştayların da bir özelliği var, onu görmek lazım. Ziyaret, Devlet Bakanlığı nezdinde Aleviler ve devletin ilişkileri açısından, çok önemli bir hafıza ve arşiv oluşturdu diye düşünüyorum. Bundan sonra atılacak adımların devlette hazır olan bir arşivi kullanarak, hayata geçirmek mümkün olabilir. Bu taleplerin hayata geçeceğini düşünüyorum.''

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın siyasi bir kimliğinin olmadığını belirten Tarhan, Alevi toplumunun taleplerinin aynı zamanda uluslararası talepleri de içerdiğini söyledi.

Tarhan, ''Amerikan Din Özgürlükleri Komisyonu tarafından dile getirilir ki bu komisyon doğrudan konsey tarafından seçiliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Parlamentosu kararlarına konu oluyor. Dolayısıyla dış bir tazyik var. Hem de içten doğal talepler var. Bunların tamamlanması çok önemli değil. Önemli olan bunları hayata geçirmektir. Bu nedenle ziyareti, nezaket ziyareti olarak değerlendiriyorum" diye konuştu.


Hükümet,Alevilerin oylarını kaybetme telaşında !...

29 Mayıs 2011 Pazar

Sinan Aygün neden mason oldu?

 Sinan Aygün Nuriye Akman'a mason olması konusunda ilginç açıklamalarda bulundu.

CHP Ankara Milletvekili adayı Sinan Aygün Zaman Gazetesi'nde Nuriye Akman'a verdiği röportajda nasıl mason olduğunu açıkladı.

MERAK ETTİM MASON OLDUM

-Duvarcı deyince aklıma geldi. Siz neden Mason oldunuz?
-Bir arkadaşım teklif etmişti. Ben her şeye çok meraklıyımdır. Masonluk gizliliktir biliyorsunuz. Ben de merak ediyorum. Nedir bu ya? Öğreneyim, gireyim bunların içine. Müracaat ettim, beni reddettiler.
-Neden iki yıl sonra bir daha müracaat ettiğinizde aldılar?
-Demek ikincisinde adam olmuşum! Böyle bir şeyler anlatılıyor. Bunlar birbirine yardımcı oluyor. Bunlar büyük bir grup. Dünyada bir örgüt. Kendi özel törenleri, mabetleri var.
-Bana da yardımcı olsunlar, beni de yükseltsinler dediniz!
-Yok, ben zenginim o zaman zaten. Parayla ne işim var.
-Siyaseti var, bakan olması var.
-Masonluk siyasette hep eksi yazar. Artı yazmaz ki.
-Olur mu, Demirel'e hep artı yazdı.
-Tartışılır.
-Nesi tartışılır? Sadrazamlar var, askerler,genelkurmaybaşkanları var...
-Bir kere gizli bir örgüt. Sen bir Mason cemiyetine giremezsin. Üye olarak değil, binasının içine giremezsin. 1992'den bahsediyorum.
-Her merak edeni Masonluğa alıyorlar mı?
-Onu bilmem. Alanlara soracaksın. Ben merakımdan girdim oraya.
-Masonluk ilkelerine inanmayan birini alırlar mı sırf merakını tatmin etsin diye
-İnanmıyorum demedim ki.
-Yalan söylediniz öyleyse.
-Yalan da söylemedim. Kardeşlik, dostluk okuduğum kadarıyla. Bunların derdi, Türkiye'nin büyütülmesi, kardeşlik, insanlara yardım. İnsanlar orada birbirine kardeş diyorlar. Güzel bir camia. Güzel bir yer. Düşün, 300 tane seni seven kardeşin olacak. Almayınca gerekçe söylemiyorlar. Oylamalar gizli oluyor. Oy verecek kişiler ellerini bir kutunun içine sokuyor. Kutunun içinde bir küp var. Zarın büyüğü. Bir de bilye var. Elini sokuyorsun kutuya. Orada onları buluyorsun.
-Kaç tane var bu zarlardan ve bilyelerden?
-Elli tane yuvarlak var, elli tane küp var. Bir karnesi var o küpün. Eline geliyor. Eğer sen mason olsun diyorsan yuvarlağı alıyorsun oradan. Yanda boşluk var. Oraya atıyorsun. Kimse görmüyor hayır dediğini. O kutuyu ben masonluğa girince oylama benim önüme geldi, orada gördüm. Sonra o kutu huzurda açılıyor. Bakıyorlar. Bir tane küp çıkarsa, yani bir tane hayır çıkarsa ayvayı yedin, seksen kişi yuvarlak atsa da oraya.
-Demek ki ilkinde hep küp çıkmış size.
-Onu da bilmiyorum. Reddettiler. İki sene sonra tamam dediler. Biz gittik oraya. Tabii gizemli bir yer. Giriş töreni var. Adamın gözünü kapatıyorlar. Dedim ulan sakata geldik, göz kapalı.
-Kılıçı göğsünüze değdiriyorlar değil mi?
-Değdiriyorlar.
-Gülme gelmedi mi içinizden o zaman?
-Sen deli misin ya. Beni kesiyorlar zannettim. Masonluk binasına saat altıda gittim. Beni böyle ufacık bir adam oturtturdu. Kapı çaldı tık tık diye. Tek başıma oturuyorum, girişte. İki tane adam girdi, kafalarında siyah kukuleta var. Dizlerine kadar uzun. Altında da takım elbise. Merhaba dediler, törene götüreceğiz seni. Ben dedim bu nasıl bir iş ya. Koluma girdiler. Ondan sonra ayağa kalk, arkaya dön dediler. Bağladılar gözümüzü. Koluma girdiler. Kardeşlere güven dediler. Sen bize teslim oldun.
-Güvendiniz mi?
-Başka çare yok zaten. Bir aşağı indik merdivenlerden. Haydaa yukarı çıktık sonra.
-Bu Mithatpaşa'daki bina değil mi?
-Mithatpaşa'da evet. Yürüdük, dolaştık molaştık geldik. Beni böyle bir kabinin içine koydular. Sandalyeye oturtturdular. Sonra da arkadan gözümü açtılar. Ufacık bir masada, bir baktım kuru kafa var. Bildiğin kuru kafa. Bir tuz var, bir ekmek var, bir de su. Ekmekle tuzu ye, suyu iç dediler. Ekmeği tuza bandım yedim. Suyu da içtik üstüne. Arkamı döndüm, kimse yok. Gitmiş adamlar. Orada bir kağıt. Buraya niye giriyon? Ne yapacan? Böyle sorular soruyor. Ben de yazdım.
-Ne yazdınız?
-Burada çok sevdiğim dostlarım var. Onları sevdiğim için burası iyi bir yerdir diye girdim. Orada bir topuz var. Mahkemede hakimlerin kullandığı cinsten. Ona üç sefer vur dedi yazın bitince. Vurdum üç sefer. Kafanı eğ dediler. Eğdim kafayı böyle oturuyorum. Tekrar geldi gözümü bağladılar. Hadi dediler gidiyoruz, yolculuk başlıyor. Tekrar kolumuza girdiler. Gözlerimiz kapalı. Şimdi diyorlar kardeşim bana güven, az kaldı. Güneşe ulaşıyoruz falan. Eğil dediler eğildim. Biraz daha eğil, eğildim. Kafama şöyle tahta geldi. Eğil dedi bana kafanı vuracaksın. Kafayı vurduk gerçekten. Yerden sürünüyoruz sürünüyoruz. Eğil. Merdiven çıkıyoruz, üç basamak çıkıyon böyle tepeye. Şimdi atlayacaksın diyorlar aşağıya. Ayağımı atıyorum aşağıya ben zannediyorum ki bir yerlerden geçiyorum.

-Halbuki kandırıyorlar sizi.
-Kandırmışlar beni. Kafama tahta getirip koymuşlar ki vuruyorum zannedeyim. Biz de alttan geçiyoruz diye eğiliyoruz. Üç basamak tahtadan bir şey yapmışlar. Onlardan bizi atlattılar. Gittik o mabet diye bir yer var. Kapıyı vurdu. Kim o? Birisi bağırdı. Düşman var.
-Ne düşmanı?
-Adamlar düşman geldi diyor. Sinan Aygün ya. Parola? Adam bir şey söyledi parola.
Seramoni işte. Yürüdük yürüdük. Kılıç sesleri geliyor. Alttan birisi burama bir şey batırdı. Anam dedim.
-Korkuyor musunuz?
-Korkmaz mısın ya. Gözün bağlı. Hissediyorsun insanları. Kılıçlar böyle şakır şakır. Kesecekler bizi burada herhalde. Biz tezgaha düştük. Dolaş babam dolaş babam. Şimdi güneşi göreceksin, gözünü açıyoruz dedi. Gözümü açtılar, bir projektör. Arabanın farını koymuşlar oraya. Gözüm bir açıldı. Anam, hiçbir şey görmüyorum. Bir saattir gözüm kapalı. Kör olacağım ya. Arkadaşımı arıyorum. Dedim sattı bizi şerefsiz. Bak gelmemiş bugün. Göremiyor gözüm. Bir saat gözün kapalı olunca bir şey görmüyorsun. Ben orada yemin etmiştim. Dedi ki burada gördüklerin aramızda kalacak. İncil, Tevrat falan var. Onun üzerine yemin ettik. Kuran'a bastım ben.
-Yemin nasıl?
-Buraya bağlı kalacağıma, burada konuşulan sırları ifşa etmeyeceğime falan.
-O yemini inanarak mı ediyorsunuz, yoksa merakınızın bedeli diye mi düşünüyorsunuz?
-O zaman hac da yapmamıştım. Daha içip, gezip dolaşan bir adamız. Merak ediyorsun. Sadrazam da olmuş, o da olmuş bu da olmuş. Bütün herkese söylemiştim. Bütün arkadaşlarım biliyordu. Ben dedim bu akşam mason olacağım.
-Yeminden sonra ne oldu?
-Kılıç verdiler. Önlük kuşandırdılar. Kolluk taktılar. İki sene gittim ben oraya. Sonra gördüm bana o girişte yaptıklarını. Kandırmışlar bizi. Kafamın üstüne odun koymuşlar, boş odada süründürüp durmuşlar bizi. Bıçaktı, şuydu buydu hepsi numaraymış. Adamlar yerde sürünüyorlar. Ama o bir gizemmiş.
-İki yıl boyunca ne yaptınız?
-Gittik, geldik toplantılara. Ben fazla devam edemedim. İşlerim yoğunlaştı. 94 krizine yakalandım. Toplantılara gidemedim.
-Onlar mı attılar, siz mi bıraktınız?
-Ben dilekçemi verdim, istifa ettim.
-Bu macera size ne öğretti?
-Hiçbir şey. Güldük. Deminden beri kahkaha atıyorsun baksana.

-E böyle beden diliyle anlattınız. Eğilip kalkıp burada canlandırdınız olayı. Çok komikti. Peki Masonluğun ne olduğunu öğrenebildiniz mi?
-Öğrenemedim bir şey.
-Bir faydasını gördünüz mü?
-Yoo, hiçbir şey görmedim valla. Bana kimse para vermedi. Ama eğer devam etseydim ilişkim ilerleyebilirdi. İnsanları tanırdım. O insanlarla ticaret yapardım belki.
-Loca kimliğini hala taşıyormuşsunuz.

-O benim cebimde, cüzdanımda değil de, evdeki eski evraklarımın içinde cüzdan vardır böyle büyük. Onun içinde kalmış. Aramada buldular onu da. Yatak odamda, çekmecemin altında benim böyle eski üniversitede aldığım notlar, sakladığım on on beş tane şey vardır.

-Hatıra diye sakladınız yani. Bir zamanlar masondum gibi... Demirel'e anlattınız mı bunları?
-Hayır kimseye anlatmadım. Valla bir şey bulamadım. Bulsaydım devam da ederdim. Dinsiz değiller ablacığım ya. Her toplantıda Kuran-ı Kerim ortada, İncil ortada, Tevrat ortada.
-Ortada olmasının ne manası var. Biblo gibi durur işte ortada.
-Hacca gideceğimi onlara da söyledim. İki üç toplantıya katılamam, dedim. Tamam güle güle dediler.
(Haber vaktim-29.5.11)

“Kimsenin özgürlüğü kısıtlanmıyor!"

“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, internette filtre uygulamalarıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Tartışmalar başladığı günlerde TİB yöneticileriyle görüşüp bilgi aldığını aktaran Gül, "Bana verilen bilgilere göre, kimse herhangi bir zorlamaya tabi tutulmuyor. Kimsenin özgürlüğü kısıtlanmıyor." diye konuştu.” (29.5.2011-Haber vaktim)

 NOT: Ne beyanat ama! İnternetçilerin ahlaksızlık püsküren sitelere girememeleri gibi hayali bir baskı uyduruldu ve Gül’e kadar herkes “ Asla! Nasıl olur efendim vatandaşımıza kısıtlama getiririz, olmaz, olamaz, haşa sümme haşa demeye ve içdeki avrupa neslinin gönlünü rahat etdirmek içün dil dökmeye başladı!
 Başlığa dikkat! “Kimsenin özgürlüğü kısıtlanmıyormuş!”
Kargalar bile buna güler mi ağlar mı bilemeyiz!
Amma bu memleketde nüfusun %70 i başörtüsü takar ve bunlar parya muamelesi gördüğü içün kausal alan denen uyduruk yerlerde vazife yapamazlar! 12 yaşından küçük müslümanlar Kuran dersi alamaz ama 5-6 yaşındakilere bale, keman, folklor, Tevrat ve İncil dersi almak serbest…
Evet. “KİMSENİN ÖZGÜRLÜĞÜ KISITLANMIYOR!”
Yiyene… Çankaya bile yemese de yedirmeye çalışıyor ya…
Ne diyelim, dembokrasinin seçim sandığına oylar girsin herşey düzelir!!!
Nasılsanız öyle idare edilirsiniz!
Bu Nebevî formül asla unutulmasın bize yeter! Dembokrasiniz sizin olsun!

Armağan'dan Vahdettin gerçekleri

Mustafa Armağan Sultan Vahdettin'le ilgili gizli Meclis oturumlarında Atatürk'ün sözlerini kaynak göstererek, Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak'ın Vahdettin'i savunduklarını öne sürdü.


Tarihçi Mustafa Armağan bugünkü yazısında, bazı belgeler öne sürerek, Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa'ların, Vahdettin'in hainlik olarak görülen kararlarının nasıl normal karşıladıklarını kaleme aldı.

İşte Mustafa Armağan'ın bugünkü yazısında kaleme aldığı çarpıcı değerlendirmeler:

Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak, Vahdettin'i işte böyle savunmuşlardı
27 Nisan 2007 muhtırasından birkaç saat sonra "tsk.mil.tr" uzantılı bir siteden bana hem muhtıranın metni gönderiliyor, hem de "Ne mutlu Türküm diyene" demeyenin Cumhuriyetin en büyük düşmanı olduğu hatırlatılıyordu.

Düşündüm: Bu e-mail bana neden gönderilmişti? Seni fişledik, diyorlar ve rahatsızlık duydukları konularda yazmamamı istiyorlardı. Evet, tehdit! 

Herşeyden önce tarih muhtırayla yazılmaz veya engellenemez. Bir tarihçiyi susturmanın yolu, muhtıra vermekten değil, karşı belge sunmaktan geçer. 

Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in 19 Mayıs 2011 günü alternatif tarih yazılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirdiğini ve yazdıklarımızı 'ibret' ve 'esef'le izlediğini öğrendik. İşin ilginç boyutu, bir çok kaynaktan muhtıranın şahsıma karşı verildiği dedikodusunu işitmem oldu. (Hatta Hilal Kaplan "Yeni Şafak"taki köşesinde bunu açıkça yazdı.) 

Yine düşündüm: Nedendi bu korku? Sonuçta bir araştırmacı, belgeleri kullanarak bir yoruma varıyor. Diyor ki: Vahdettin'in hain olduğu tezi bir iftiradır. (Üstelik bunu birazdan göreceğimiz gibi Mustafa Kemal Paşa da dile getirmiştir.) Peki bu, yüksek askerî bürokrasiyi niye tedirgin eder? Vahdettin'in hain olmadığı ortaya çıkarsa meşruiyetlerini mi yitirirler? 

Genelkurmay bu çıkışı yapınca sivil uzantıları devreye girdi ve "Vahdettin'in hain olmadığını söylemek zor görünüyor" türünden yazılar döktürdüler. Aşağıda resmi belgelere dayanarak TBMM açıldıktan sonra dahi Mustafa Kemal ve Fevzi Paşaların Vahdettin ve İstanbul hükümetinin şimdi hainlik olarak görülen karar ve eylemlerini nasıl normal karşıladıklarını göreceğiz. 

Bakın, 24 Nisan 1920 tarihli gizli oturumda Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa ne demiş (sadeleştirip kısaltıyorum, tam metni "Gizli Celse Zabıtları", c. I, s. 9'da): 

"Kutsal Halifemiz efendimiz hazretleri namazı eda etmek için camiye gittikleri zaman dahi İngiliz askeri tarafından götürülüyor. Bu acı şartlara düşmüş olan Padişahımızla özel temas da mümkün olamaz. Bu temastan millet bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, hilafet ve saltanat makamının bağımsız ve korunmuş olmasını vicdani bir emel saymıştır. Bunun için burada çalışıyoruz ve çalışacağız. Müslümanların Halifesinin bundan başka bir şey düşünmesine imkan tasavvur ediyor musunuz? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Zat-ı şahanenin ağzından işitsem bunun zorlama ve baskı altında olduğuna hükmederim." 

Ne deniliyor bu konuşmada? 1) Padişah İngilizler tarafından sıkı sıkıya kontrol ediliyor; 2) Onunla özel temas kurmak mümkün değil; 3) Millet bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve Halife ve Padişahın bağımsızlığını istiyor; 4) Padişahın da bunları istediğinden şüphemiz yok; 5) Padişah kendi ağzıyla bana bunun aksini söylese dahi bunun ona baskı ve zorla söylettirildiğine inanırım. 

Devam edelim M. Kemal'in sözlerini okumaya: 

"Daha dün okuduğumuz iftiradan ibaret olan fetva hepinizin malumudur. Özgürlüğüne sahip olan bir Halife böyle fetva verdirir mi? Hepinizin bildiği gibi, hükümetin gönderdiği emirler yoruma muhtaçtır. Savaş Bakanı Fevzi Paşa namus, şeref ve haysiyetinden şüphe etmeyeceğimiz bir arkadaşımızdır. Bize gönderdiği bir emirde "İngilizlere saygı göstereceksiniz, emirlerini dinleyeceksiniz, böyle hareket etmezseniz mahvolacağız" diyordu. Bazı zayıf düşünceli kişiler muhtemelen tereddüde düşüyorlardı. Fakat biz bunun düşman tarafından not edildiğine hükmettik. Yaveriyle haber gönderdi, "Aman, Fevzi Paşa süngü altında, o emre önem vermeyin" diye. İstanbul'un acı baskısı altında biz dahi olsak, insanız, işitildiği takdirde mahvımıza sebep olacak bir sözü nasıl söyleyebiliriz?" 

Bu paragraf bize şunları söylüyor: 1) Şeyhülislam Dürrizade'nin 10 Nisan tarihli fetvası için Mustafa Kemal "iftira" diyor, bağımsızlığı olan bir padişah böyle fetva verdirir mi diye de ekliyor; 2) İstanbul hükümetinin gönderdiği emirler yoruma muhtaçtır. Zira baskı altındadır; 3) Fevzi Çakmak'ın Milli Mücadele aleyhindeki emirleri İngiliz süngüsü altında yazılmıştır; 4) Biz de İstanbul'da bulunmuş olsak, başka türlü davranamazdık. 

Güzel. Demek Dürrizade fetvasına Atatürk "iftira" diyormuş. İyi ama aynı fetva İstanbul'un hain kaynadığının resmi diye sunulmuyor mu bize? Peki "Ben dahi olsam İstanbul'da farklı davranamazdım" diyen bir Mustafa Kemal'i bu resmin neresine oturtacağız? 

Bunları düşünedurun, Fevzi Paşa'nın Ankara'ya gelişi üzerine Meclis'te Mustafa Kemal'in ısrarıyla yaptığı konuşmayı açıyorum. Dikkat edin, Mustafa Kemal, Fevzi Paşa'yı Vahdettin'in zatından, çevresinden, yakınından bilgi vermek üzere Meclis kürsüsüne çağırır. O da Padişahın "fevkalade heyecanlı" göründüğünü, İngilizlerin işgali üzerine Cuma namazına gelmek istemediğini, ancak dinî bir görevi bırakmak uygun olmayacağı için geldiğini, "Enkazın altında ezildik" diye yüreğinin kan dolduğunu söylediğini aktarır. 

Sultan Vahdettin ertesi günkü buluşmalarında Fevzi Paşa'ya birkaç defa ısrarla "Aman, Anadolu ile irtibatı temin ediniz" emrini vermiş, bunun üzerine Fevzi Paşa, Mustafa Kemal'in konuşmasında adı geçen yaverini Anadolu'ya gönderip "kolordularla irtibatı temin edince" Padişahın "fevkalade memnun oldu"ğunu sözlerine eklemiştir. Fevzi Paşa, Padişahın baskı altında olduğunu vurguladıktan sonra sözü şu meşhur fetvaya getirir: 

"İngilizler "Fetvayı veriniz" diye tazyik ettiler. Nihayet o fetvayı aldılar. Bildiğiniz gibi o fetva İngiliz süngüsüyle alınmış, İslamı sinesinden birbirine düşürmek için. Milletin gerçeği görme duygusu, ümid ederim ki, bu fetvadaki fecaati görecek ve bunun önemini sıfıra indirecektir." 

Bu sözün ardından Meclisten yükselen "Şüphesiz" sesleri, 1920 Nisan'ında Ankara'da Dürrizade Fetvasının kimse tarafından ciddiye alınmadığını gösteren en büyük delildir. Ancak zaman gelecek, o tarihte ciddiye alınmayan fetva yüzünden Vahdettin de, Şeyhülislam da, bütün İstanbul hükümetleri de hain ilan edilecekti.”